Teknolojinin akıl almaz boyutlarda ilerlemesi sonucunda haliyle gıda sektöründe de büyük gelişmeler yaşandı. Ete alternatif olması amacıyla üretilen besinler ise, bu gelişmeler arasında gelecek adına belki de en çok önem taşıyan konuyu ortaya çıkarıyor: Yapay et, geleceğin gıdası mı olacak? Özellikle toplumun her kesiminden insan arasında ahlaki veya tıbbi nedenlerden dolayı vejetaryenlik ve veganlık gibi beslenme çeşitlerinin ciddi anlamda yaygınlaşması ile birlikte önemi artan bu soruya kendimizce bir yanıt sunmadan önce, et alternatifi olarak ortaya çıkan bu besinler hakkında bildiklerimizi bir gözden geçirelim.

Öncelikle, “yapay et” ifadesiyle tam olarak neyin kastedildiğine değinmemiz gerekiyor. Piyasada vejetaryen ya da vegan et olarak karşımıza çıkan etlerin neredeyse tamamı bitki bazlı ürünlerden oluşuyor. Özellikle pandemi sürecinde et üretiminin olumsuz anlamda etkilenmesi sonucu, A.B.D. gibi büyük ülkelerde yükselişe geçen bitkisel et ürünleri; yöntemler çeşitlilik gösterse de, genelde soya sütü ya da soya fasulyesi gibi besinlerin bir takım işlemlerden geçmesi sonucu üretiliyor. Bu besinlerin içindeki protein, ete benzer bir doku oluşturacak şekilde işleniyor ve ürün üzerinde yine ete benzer bir lezzet vermesi amacıyla üzerinde çeşitli düzenlemeler yapıldıktan sonra piyasaya sürülüyor. Bu ürünlerin her ne kadar tadı ete çok benzer olsa ve bazı kaynaklar tarafından “etten ayırt edilemez” olduğu öne sürülse bile, birçok et-severi de tatmin edemediği gibi bir gerçek mevcut.

Bitki bazlı et ürünlerinden farklı olarak, neredeyse tamamen laboratuvar ortamında üretilen bir et türüyle tanışmamız ise 2013 gibi çok yakın bir tarihe dayanıyor. Adeta kas hücresinden oluşan ve tabiri caizse deney tüpünde üretilen bu hamburger köftesinin tek bir tanesini üretmek ortalama 300.000 dolara mal olmuştu. Fakat bilim insanları, teknolojinin lineer değil eksponansiyel bir biçimde ilerlemesinin sonucunda, adet fiyatını birkaç sene içinde 11 dolar gibi bir noktaya kadar çekmeyi başardılar. Hatta bu alanda uzmanlaşan firmalar, yakın gelecekte bu fiyatı 1 dolar gibi komik bir rakama kadar indirme planları olduğunu bile ifade ediyorlar. “Temiz et” olarak da adlandırılan bu ürünler, basitçe ifade etmek gerekirse, hayvanlardan alınan kök hücre numunelerinin laboratuvar ortamında çok daha büyük kas hücrelerine dönüştürülmesi ile oluşturuluyor. Yani “yapay et” tamlamasını, “tadı ve şekli ete benzeyen ürünler” olarak tanımlayabileceğimiz bitkisel etler yerine, laboratuvar ortamında üretilen ve gerçekten et ile eşdeğer olan bu gıdaları ifade etmek için kullanmak daha uygun gibi duruyor.

Peki yapay et gerçekten de geleceğin gıdası mı? Bu bağlamda sağlıklı bir sonuca varabilmek için, et sektörünün ve hayvancılığın günümüz dünyasında nasıl bir yer tuttuğuna bakmak gerekiyor. Örneğin bir kilogram havuç ya da domates üretmek için 100-200 litre civarı su kullanırken, aynı miktarda kırmızı et üretimi için yaklaşık 15 bin litre kadar su harcıyoruz. Hayvancılık sektörü tatlı su kaynaklarımızın neredeyse 50%’sini kullanıyor ve yaklaşan kuraklık tehlikesinden korunmak için yapay et tüketimine yönelmek çok yerinde bir hamle gibi görünüyor. Ayrıca yine küresel ısınmayla alakalı bir durum olan sera gazları noktasında da et tüketimini azaltmanın çok büyük faydaları olacağı düşünülüyor. Öyle ki yapılan çalışmalar, günümüzde yaygın olan et odaklı beslenme biçimi yerine bitki (ya da konumuz itibariyle herhangi bir tür yapay et) odaklı bir beslenme biçimine geçilmesi durumunda sera gazı emisyonunun dört kata kadar azalacağını ifade ediyor.

Sonuç olarak yapay et sektörünün daha da büyümesi ve hayatımızda çok daha önemli bir yer tutacak hale gelmesi kaçınılmaz gibi duruyor. Elbette henüz sofralarımızda düzenli olarak yer edinmesi aşamasına gelmesi için kat etmesi gereken bir miktar yol var. Önünde seri üretim ve dağıtımına yönelik kurum ve kuruluşlardan onay ve ruhsat alma prosedürleri, belki de beslenme biçimimizi kökten değiştirecek bu ürünlerin dünyaya pazarlama ve dağıtım süreci gibi zaman alan engeller bulunmasının yanında, bilimsel açıdan da hala gelişime açık ve zaman zaman sorunlar ve aksaklıklarla karşılaşılan bir alan olduğunu ifade etmeden geçmek yanlış olur. Fakat bu alanda çalışmalar yapan kişi ve kurumların da öngördüğü üzere, yaklaşık 10 sene içerisinde bu ürünlerin süpermarket raflarında yerini almaya başlaması ve başarılı olduğu takdirde ana besin kaynağımız haline gelmesi muhtemel.

Paylaş:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.