Her toplumun geçirdiği zor zamanlar vardır. Bu Almanya için 2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik durum, Türkiye için Kurtuluş Savaşı sonrası dönem, Amerika için 11 Eylül saldırısının ertesi günü gibi zamanlardır. Bu kaotik dönemler toplum kimliğinin en çok öne çıktığı dönemlerdir. Bugün Alman ekonomisi sadece 2019’un ilk altı ayında 45 milyar euro bütçe fazlası verirken hangi Alman 1945’te son barut patladığında bu noktaya gelinebileceğini tahmin edebilirdi ki? Almanya günümüzde geçmişiyle yüzleşmiş ve önüne bakmayı bilmiştir. Bunu devlet tek başına mı yapmıştır? Elbette hayır. Devlet, üstüne düşeni; üretime teşvikle yapmıştır. Ancak halk üretime topyekûn dahil olmuş ve bugün neredeyse hayatımızın merkezinde olan dev markaları dünyaya pazarlamıştır. Alman toplumu büyük özveri göstererek bugünlere gelmiştir. Türkiye için bu, Kurtuluş Savaşı sonrası dönemdir. Savaştan yeni çıkmış, yeni bir devlet kurmuş Türk halkının 1923-1940 arası okuma yazma oranı %10’u geçmiyordu. Halk fakirlik içinde devlet ise borç ödemeleri ile ilgileniyordu. Tüm bunların üstüne 1923 Erzurum Depremi neredeyse herkesin elini kolunu bağlamış, ülkeyi bir çıkmaza sokmuştu. Peki Türkiye bugünkü modern, bağımsız duruma nasıl ulaşmıştır? Tabii ki toplumsal seferberlik ile. Yaşlısından gencine, erkeğinden kadınına her alanda bir seferberlik ile zor günleri geride bırakmıştır. Açılan fabrikalar ile katma değer sağlanmış ve devlet üretimi bir numaralı önceliği haline getirmiştir. Günümüzde yaşanan koronavirüs salgınına karşı yapacaklarımız adeta bir turnusol kağıdı gibi toplum kimliğimizi ortaya çıkaracaktır. Stokçuları, fırsatçıları en çok bu dönemde teşhir etmiş olacağız. Bu dönemde devletin ve bizim yapabileceğimiz küçük ama etkili yöntemler bu dönemi en az hasar ile atlatmamıza yardımcı olacaktır. Bankaların bir araya gelerek yapacağı kredi borçlarını birkaç aylığına ertelemesi bile örnek olabilir. Spesifik sektörlerde yapılacak vergi muafiyeti gayet yerinde olur. Bugün; Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinden biri sayılan İtalya, geç verdiği kararların kurbanı olmuştur. İster ‘’rahatlık’’ deyiniz ister ‘’sorumsuzluk’’: En başta vatandaşta vurdumduymazlık varsa, devletin bunu tek başına tersine çevirmesi gayet güç olur. İtalya bugün 60 milyonluk ülkeyi kapatmış ve marketlere ancak özel izinle gidilebilecek duruma gelmiştir. Peki İtalya nasıl bu duruma gelmiştir? Çok basit: Yaklaşık 3 hafta önce virüs ilk duyulduğu zamandan itibaren 2 kesim ortaya çıkmıştır: 1-Tamamen umursamaz, önlemini almayan neredeyse virüsle dalga geçen ve virüsün kendisine ulaşamayacağını düşünen kesim 2-Aşırı panik yapıp elindeki valizlerle marketlere koşan, insanlara stok bırakmayacak kadar bencil olan kesim. Bu iki kesim de toplum için tehlikelidir. Biri önlem almadığından toplumun geri kalanı için risk oluşturmakta diğeri ise var olan stokun eşit paylaşımını engellemektedir. Türk toplumu özelindeyse durum üç hafta önceki İtalya’nın durumuyla neredeyse aynı. Toplum İtalya’daki gibi iki kesime bölünmüş ve ülkeyi adım adım çıkmaza sokmakta. Peki biz bilinçli vatandaşlar olarak ne yapmalıyız? Bizim yapacağımız elzem ihtiyaçlarımız dışında evden çıkmamak, markete her evden bir kişi çıkıp en az temasla geri dönmek, panik yapmadan önlemimizi almaktır. Ayrıca en büyük endişemiz ise virüs olmamalıdır. En büyük endişemiz birkaç hafta içinde virüs yüzünden dolacak hastanelerde ameliyat olmamız gerekse bile bizimle ilgilenecek ne bir doktor ne bir hemşire bulamayacağımız olmalıdır. Temel temizlik kurallarına uyup, sosyal mesafemizi koruduktan sonra, bilimin ışığında bu virüsün sonunu getirmek pek tabii mümkündür. Unutmayalım ki virüs bizim alacağımız bu önlemlerden daha büyük değildir.  

Paylaş:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.