Ray Bradbury kitabı 1950’li yılların başında televizyon çağının yeni başladığı dönemde kaleme alınmıştır. Kitap ”bilimkurgu” kategorisinde yer almaktadır ve okurken aklınıza gelecekte anlatılanların yaşanabileceği ihtimali gelmesi kaçınılmaz. Kitabın isminin “Fahrenheit 451” olması da kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesinden gelmektedir. Öyle bir dünya düşünün ki, kitap okuyanların cezalandırıldığı, kitapların yakıldığı ve itfaiyecilerin görevinin yangın söndürmek değil kitap yakmak olduğu…  Yazar bu kitapta, okumanın yasaklandığı toplumda sorgulamanın ve hatta düşünmenin tehlikeli olduğu, sokakta yürüyen insanların tehlikeli olarak sınıflandırıldığı ve insanların tüm sorunlarının çözümlerini ilaçlarda aradığı bir dünya betimliyor.

   Bu dünyada duygular yok olmuş ve insanlar hiçbir şeye tepki vermeyecek duruma gelmiştir. Bu halde çok mutludurlar çünkü hepsi dünyadan bihaberdir, deyim yerindeyse ”uyuyorlardır”. Ve kitap tüm bu uyuyanlar arasında itfaiyeci olan Montag’ın uyanmasının hikayesidir. Kitapta eleştirilen totaliter rejimin insanları robotlaştırarak tek tip, okumayan, sorgulamayan insan yarattıklarını görüyoruz. Ve bu bize, günümüzdeki devletlerin en büyük aracı haline gelmiş olan medya ve teknolojinin de insanların beynini nasıl yıkadığını ve onları korkutarak yön vermekte olduğunu göstermektedir.

   Kitabı bitirdiğinizde kendinizi uzun bir ”Black Mirror” bölümü izlemiş gibi hissedeceksiniz. Ve son derece gerçekçi olan bu distopya sizde endişe, korku yaratacak. Gelecek hakkında daha fazla düşünmenize ve sorgulamanıza sebep olacak. Yazımı kitaptan çok sevdiğim şu alıntıyla bitirmek istiyorum; ”İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.”

Paylaş:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.