Depremler yaşayan bir gezegenin kendini ifadesi, dünyanın kendini yeniden yaratma biçimi. Depremler yaşanmaya başladığından beri depremler üzerine yerli, yabancı birçok eser yazılıyor. Kimi eserler depremlere duyulan hayranlığı konu alıyorken kimi eserler ise korkuyu konu almaktadır.

1. The Earthquake in Chile (Şili Depremi), Heinrich von Kleist:
İlk olarak 1807’de yayımlanan bu kısa roman 1967 Santiago depremini ve depremden sorumlu olmakla suçlanan bir çiftin kurban edilişini anlatıyor. Ama Kleist’in daha önemli bir amacı var, yazar sadece gördüğümüz kadarını bildiğimizi, anlamın, yorumdan ibaret olduğunu vurgulamak istiyor.
“Ancak geri dönüp yerle bir olan şehre baktığında az önce yaşadığı dehşet verici anları hatırladı. Alnını toprağa yaslayıp mucizevi kaçışı için Tanrı’ya şükretti ve o anın anısı geri kalan her şeyi bastırmış, silmiş gibi, hayatın ne kadar kutsal olduğunun bir kere daha bilincine vararak ağladı.”

2. The Folklore of Earthquakes (Deprem Hikayeleri), Carey McWilliams:
1933 Long Beach depremine tepki olarak yazılan deneme deprem efsaneleri ve sarsıntının yarattığı terör üzerine yazılmış bir kullanma kılavuzudur diyebiliriz.
“Deprem kelimesine verdikleri tepkiler temel alınırsa Kaliforniyalılar üçe ayrılabilir: ilk olarak sonradan Kaliforniya’ya taşınanlar, depremi yaşamamış olup ‘eğlenceli olmalı’ gibi türlü türlü laflar edenler; ikincisi hafif bir deprem yaşamış olan ve işlerin o kadar kolay olmadığını bilen, yine de 1906’daki San Fransisko depreminin eyaletin yaşadığı tek büyük deprem olduğu efsanesini savunanlar; ve son olarak gerçek bir depremin kurbanı olmuş kişiler, San Fransisko’da, Santa Barbara’da yaşayanlar. Bu sonuncular için deprem kelimesi dehşet yüklüdür.”

3. Toza Sor, John Fante:
Güney Kaliforniya edebiyatının dönüm noktalarından kabul edilen 1939 tarihli bu kitapta Fante, zorluk içinde yaşayan Arturo Bandini adlı genç bir adamı anlatır.
Bandini, Long Beach depremini yaşar ve depremi onun günahları yüzünden yollanan ilahi bir ceza olarak yorumlar. “Yapacağını yaptın Arturo,” der kendi kendine. “Bu, tanrının gazabı. Senin yüzünden… Çok geç olmadan önce günahların için af dile.”

4. Monster in a Box (Kutudaki Canavarlar), Spalding Gray:
1990 tarihli monoloğunda, Gray, depremi kullanıp Los Angeles’la dalga geçiyor.
“Bütün mahalle birbirine girmişti” diye anlatıyor, “herkes dışarıdaydı, deprem üzerine hiç durmadan konuşuyor, konuşuyor, konuşuyorlardı. Derken birden herkes depremden bahsetmeyi bıraktı ve film senaryolarından bahsetmeye döndü.”

5. Five Fires: Race, Catastrophe, and the Shaping of California (Beş Ateş: Irk, Felaket ve Kaliforniya’nın Şekillenişi), David Wyatt:
 Kitap, beş olay ekseninde Kaliforniya tarihini ele alıyor, bu olaylardan biri de 1906 San Fransisko depremi. “Deprem ve yangınlarla beraber San Fransisko hikayeyi, efsaneye dönüştürdü. San Fransisko’nun depremle ilgili kendine anlattığı hikaye, yok oluşunu büyük bir soğukkanlılıkla izleyen şehrin hikayesiydi.”

6. After the Quake (Depremden Sonra), Haruki Murakami:
 Yazarın 6 binden fazla insanı öldüren Kobe depremine tepki olarak yazdığı hikayeler. Kitap boyunda artçı şoklar hissediliyor. “Televizyon karşısında beş gün geçirdi” diye yazıyor Murakami, ‘Kushiro’daki UFO’ öyküsünde, “Yıkılan bankaları, hastaneleri, alevler içindeki dükkanları, parçalanan tren yollarını ve otobanları izledi.
“Ağzından tek kelime olsun çıkmadı. Kanepenin minderlerine gömülmüştü, ağzını sımsıkı kapalıydı ve Komura onunla konuştuğunda ona yanıt vermiyordu. Başını bile sallamıyordu. Komura sesinin ona ulaştığına dahi emin olamıyordu.”

7.Çadırkent Günlüğü, Mustafa Kemal Çokşen:
17 Ağustos depreminin ardından Kocaeli’nin Gölcük ilçesine bağlı Değirmendere beldesinde kurulan Nâzım Çadırkent, dayanışmanın, paylaşımcılığın ve eşitlikçiliğin hüküm sürdüğü bir mekan olmuştu. Kuşkusuz, yıkımın ve yokluğun üzerine de gelse, 21. yüzyılda çadır yaşamını yüceltmenin bir anlamı bulunmuyor. Hele yıkımın da yokluğun da kader olrnadığı düşünüldüğünde… Ama Değirmendere’de yaşananlar, güzel günler göreceğimizin ipuçlarını da barındırıyor.
Nâzım Çadırkent’in kuruluşu için emek harcayanlardan biri olan ve çadırkent sakinleri tarafından başkan seçilen Mustafa Kemal Çokşen, deprem sonrasında yaşananları, duygu sömürüsü yapmadan ve eleştirel bir şekilde anlatıyor. O günleri unutmama ihtiyacımız, yalnızca yaşanmış olanların öneminden değil, ama aynı zamanda benzer sorunların yaşanması olasılığının henüz ortadan kaldırılmamış olmasından kaynaklanıyor.

8.Depremden Kalan Anılar, Ahmet Mete Işıkara:
Depremden Kalan Anılar Nazire Kalkan’ın Ahmet Mete Işıkara ile yaptığı samimi bir söyleşiden ve Işıkara Hoca’nın olmazsa olmazları olan, halkı deprem karşısında bilinçli kılmak için hazırladığı eğitici yazılardan oluşuyor. Söyleşi, 17 Ağustos öncesi ve sonrası deprem olgusu çevresindeki çalışmalardan, anlayışlardan, devletle ve halkla olan ilgi ve ilişkilere kadar, Işıkara’nın özel görüş ve duygularına, “o gece”nin ayrıntılarına kadar uzuyor. Işıkara’nın anı, duygu ve düşünceleriyle çok yakın geçmişte yaşadığımız bir felaketin panoraması çiziliyor.

9. 17 Ağustos 1999 03.02, Çağdaş Koç:
17 Ağustos gecesi milyonlar inanılmaz bir sarsıntı ve uğultuyla uyandılar. Daha ne olduğu anlaşılmadan binlerce bina uykuda insanların üzerine çöktü. Deprem ardından milyonlarca can kaybı bıraktı.
17 Ağustos 1999 03:02, depremi yaşayan birinin hissettiği korkular ve acılarla yazılmış deprem anını anlatan bir anı kitabı niteliğinde.

10.Afet ve İnsan, Güler Okman Fişek, Hayat Kabasakal, Selin Akkoç:
Devletin gelecekteki afetler için gerekli önlemleri almasını bir insan hakkı olduğunu savunan bu kitap, özellikle 1999 Marmara depremi ve İstanbul’da beklenen büyük depremle ilgili görüşler çerçevesinde afetlerin insani boyutunu incelemektir. Buradaki çalışmaların iki amacı vardır: Birincisi 1999 Marmara depremi sonrasında depremzedelerin psikolojik tepkilerinin, depreme ilişkin bilgi ve değerlendirmelerinin, depremle ilgili bilgi veren farklı kaynaklara olan güvenlerinin, risk algılarının ve Marmara depreminden sonra edindikleri zarar azaltma davranışlarının portresini çıkarmaktır. Diğer bir amaç ise afet yönetiminin kurumsal boyutunu tartışmak ve Türkiye’deki sistemin eleştirel bir değerlendirmesini yapmak, afete dirençli bir toplumun gelişmesi ve afetlerle başa çıkabilmek için lider ve sorumlulara karşı güven konularının ele almaktır.

11.İlk Önce Yıldızları Gördüm, Meral Şurabatır:
45 saniyede harabeye dönen bir ülke. Enkazın altında yaşam savaşı veren genç bir kız. 17 Ağustos, 1999… Eskişehir’de güzel bir yaz günü. Genç bir voleybolcu olan Meral Şurabatır o akşam sekiz katlı binanın dördüncü katındaki evine girdiğinde, ertesi gün nasıl bir dünyaya gözlerini açacağını en korkunç kâbuslarında bile göremezdi. O gece çatırdayan şey sadece yer kabuğu olmayacaktı. Kısa bir süre içerisinde on binlerce beden, milyonlarca ruh paramparça olacaktı.
Bazıları ise o gece hayatın ne kadar kıymetli olduğunu en acı şekilde öğreneceklerdi. Meral Şurabatır enkazda geçen yirmi saat içerisinde hayatındaki en değerli şeylere veda edecek ve sonunda yıldızları gördüğünde yeni bir dünyaya, yepyeni bir insan olarak gözlerini açacaktı.

Paylaş:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.